Anaokulu öğretmeni olan arkadaşım anlattı:
“Geçen hafta bir etkinlik sırasında bir kız çocuğu benden yardım istedi. Yapbozun tam ortasına yerleştirdiği son parça yerine kusursuzca oturmuştu. Kenarları uyumlu, boşluk doluydu ama o son parçayı geri çıkarmak istiyordu. Yapboz, görünüşte tamamdı. Ama resmin bütünü bozuk çıkıyordu. Gökyüzünün ortasında bir çimen parçası nasıl olur! Fiziksel boşluk dolmuştu ama anlamsal boşluk bas bas bağırıyordu. O da anlamış ki uymadığını, geri çıkarmaya çalışıyordu. Zayıf parmakları yetmeyince benden yardım istemişti.
‘Nasıl koydun bunu buraya?’ dedim.
‘Uyduuu…” dedi, omuzlarını silkerek.
‘Ama resim olmamış ki’ dedim.
‘Resme hiç bakmadım ki’ dedi masumca.
Parçayı beraberce çıkardık.”
İnsan ilişkilerinde çoğu zaman tam olarak bunu yaptığımız olur. Bence aşkın en gerçeğe yakın tarifi, gelince insanı eksiltmesidir. Tamamlandığını sanan insan aşkın gelişiyle eksilir, kırılır, parçalanır, yaralanır. Tam olmamışlık hissiyle tanışır. İçimizde bekleyen derin uçurumu aşkın gözü keşfeder. Gelir aşk ve o uçuruma baktırır bizi, adını koyamayız ama varlığını iyi biliriz. Görülmemiş bir yan, dillendirilmemiş bir ihtiyaç, yarım kalmış bir bağ…
Bulduğumuz sevgili tanıdık gelir. Yaralarımızın girintilerine ve çıkıntılarına bire bir uyar. Gelen her kimse, biz de ona uyarız. Eksiklerimizi tamamlayacaktır. Dudaklarının dokunmasıyla prenses ya da prenses olacağızdır.
“İşte,” deriz.
“Beyaz atlı prensim!” ya da “Rüyalarımın prensesi!”
Yapboz parçalarının kenarlarına bakarken, resmin ne olduğunu önemsemeyiz.
Bağlanma, tam bu noktada devreye girer. Sevgiyle kurulduğunu sandığımız bağlanma farkında olmadan korkuyla kurulmuş olabilir. Yalnız kalma korkusuyla. Kaybetme korkusuyla. Yeniden başlama korkusuyla. Bir an önce bir yere tutunma telaşıyla.
Bu sırada görünüşte yapboz tamamlanmıştır ama parçanın yanlış olduğunu görecek bütünsel bakıştan yoksunuzdur. Resmin tamamını görecek niyetimiz de cesaretimiz de yoktur. Zorla tutturduğumuz parçalar iyice sıkılaşır. Yapışırlar adeta. Yanlış olduğunu fark ettiğimizde çekip çıkarmak acıtır. Artık o yanlış parça, bizim hikâyemizin parçasıdır.
Çelişki burada can yakar:
“Şekil var; anlam yok.”
Aşk yalnızca uyum değildir.
Aşk, yalnızca benzerlik değildir.
Aşk, anlamdır.
Aşk, anlamı büyütendir, besleyendir, çoğaltandır.
İki kişinin yan yana gelmesi aşkın asgari talebidir. Ortaya çıkan birlikteliğin bir bütün oluşturması gerekir. Aksi hâlde ilişki, tamamlayan bir bağ olmaktan çıkar; tamamlanan bir bağ olarak kalır sadece; kırıklığı onaran, eksikliği gideren, acıyı avutan acil bir düzeltmeye dönüşür.
İnsanlık halidir bu. Kimse günaha girmez. Kimse kötü niyetli değildir burada. Yanlış bağlanma, yanlış bir seçim olmak zorunda değildir. Daha ziyade, doğru bir ihtiyacı yanlış bir nesneyle acilen karşılamaya çalışmaktır. İnsan isteyerek yanılmaz; hayatta kalmak için yanılır. Hayatta kalmak için acısını susturur, eksikliğini yok sayar, kırıklığını görmezden gelir; acıyı erteler; içindeki boşluğu ilk bulduğuyla doldurur.
Bu tür ilişkilerde her şey “doğru” gibidir; uyum vardır, alışkanlık vardır, bağ vardır. Ama o düğümden yeni bir hayat doğmaz. Göz aydınlığı çıkmaz. Çoğalma başlamaz. Maya yoktur. Tohumlanma gerçekleşmemiştir.
Dostumun minik öğrencisinin yardım istemesi gibi, büyümek için bu büyük hayal kırıklığıyla yüzleşmeyi göze almak gerekir. Hayat önümüze uyumlu ama anlam üretmeyen seçenekler koyabilir. İşin zor kısmı burada başlar; vazgeçebilmek. Anlamı tamamlamayan parçayı yerinden çıkarabilmeyi de göze almak. Hep tamamlamaya alışmış benliğimiz, tamamlamayan parça olduğumuzu fark edebilmenin eşiğine getirmiştir bizi.
Gerçek bağlanma, şeklin peşinden gitmek değil, anlamın peşinden gidebilmektir.
En büyük cesaret, yanlışlıkla ve telaşla, korkuyla ve tutunma ihtiyacıyla bir araya gelmiş “biz”den kendi fotoğrafını çekip alabilmektir.
Senai Demirci
Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.
